Pazar, Ekim 14, 2012

Darbeyle ilk kez 9 yaşımdayken tanıştım; 2 sene üst üste büyümüş de küçülmüş tavırlı, çok bilmiş, otorite sevdalısı, yalakası bi kızın, başkanlık ettiği sınıfımızın başkanlığına "illallah" edip 3. sınıfta adaylığımı koydum. Böyle şeylerin övünülecek şeyler olmadığını bildiğim için söylemekte sakınca görmüyorum; oldukça kalabalık olan sınıfımızda beni sevmeyen neredeyse yoktu. Sınavlarda kopya verir, bana kötü davranan kimse olmadığı gibi benim de kimseye kötü davranmam için bir sebep pek olmazdı. Ben aday olur olmaz, sınıfta alkış, ıslık sesleri yankılanmaya, hem mizâcımı hem sınıfın bana duyduğu sempatiyi bilen öğretmen oflamaya, puflamaya başladı. Ama yapacak bir şeyi yoktu hocanın, Demokrasi ne de olsa.

Sonucu baştan belli seçimi ezici bir üstünlükle kazandım, çok bilmiş hanım kızımızın liderliğindeki çok bilmiş kızlar çetesi dışında herkesin oyunu alarak başkan oldum. Yarım dönem boyunca öğretmen gelmeden önce sınıfta sükûneti sağlayıp düzeni bozanları tahtaya yazmakla, ödevleri kontrol edip yapmayanları öğretmene 'ispiklemekle' görevliydim. Kısacası görevim tam bir 'göt oğlanı'lığıydı.

Öğretmen yalakası, otorite sevdalısı, konuşanları tahtaya yazmakla tehdit etmekten, susanın ismini tekrar silebileceğini söylerken kendini tanrı gibi lütufkâr, cömert gören sınıf başkanı tiplemesiyle hiçbir kesişim kümem olmadığı için sık sık hocadan azarı ben yerdim:
"Oğlum bu gürültü ne? Konuşanlar kim, söyle bakayım bana! Demek kimse konuşmuyordu? E ne bu gürültü o zaman, ta koridordan duyuluyor?"
"Arda, hani herkes kitaplarını getirmişti? Bak Muzaffer'in ne defteri ne kitabı var. Gözünden kaçmış demek ha? Geri zekâlı!.." gibi.

Bu şekilde geçen bir dönemden sonra, ikinci dönemin hemen başlarında, öğretmen, tam bir dünya devi Emperyalist ülke gibi bana darbe yaparak iş birlikçilikteki başarısı aferinlenmiş, "çok bilmiş, otorite sevdalısı, yalaka" kızımızı başa getirdi.

Bütün hayvanlar eşit olduğunda kazandığım hak, bazı hayvanların daha eşit olmasından mütevellit elimden alınmıştı. Böylelikle bu gerçeği Orwell, öğretmenliğin sahte kutsallığını da sorgulamam gerektiğiniyse Foucault, Huxley okumadan çok önce öğrettiği için öğretmenime teşekkür ediyorum buradan, öğretmekle görevli olduğu onca saçmalıktan çok daha yararlı oldu zira.

Cumartesi, Eylül 15, 2012

Doğmamış Çocuğa Mektup

Henüz yoksun, gözle görülmeyen bir hücresin, bir zigotsun, bir ceninsin. Henüz cinsiyetin belli değil, kızsın, erkeksin. Doğumuna 2 yıl var, 7 ay var, 6 hafta var, 2 gün var.

Anneni, gözünün önünde dövecek bir baban, bir dediğini iki etmeyecek bir baban, bir dediğini iki etmeyeceğin bir baban, sana trilyonluk şirket bırakacak bir baban, vücudunda yara izleri bırakacak bir baban, sana elinden gelenin en iyisini bırakacak bir baban olacak.

Seni hep bir bebekmişsin gibi sevecek bir annen, seni hiçbir zaman istememiş bir annen, baban seni döverken, üzerine kapanacak bir annen, ölene dek nefretle anacağın bir annen, ölene dek aşık kalacağın bir annen, ölene dek çoktan unutmuş olacağın bir annen olacak.

Doğduğunda, çoktan çizilmiş bir yolun olacak, toplumca doğruluğundan şüphe edilmeyen:
Ailenin içerisinde bulunduğu toplumsal sınıfın imkânlarına, buna paralel beklentilerine göre okullara gidecek, bir meslek edineceksin. Mesleğinin değerinin, senin meslekteki başarının ölçütü, durmaksızın pompalanan Pragmatik aklın etkisiyle, kazandığın para olacak. Daha sonra seninkine benzer bir hayat yaşamış, ailenin onayını almış, ailesinin onayını aldığın bir insanla hayatını birleştirmen, seninkine benzer hayatlar yaşayacak çocukların doğmasına, bu döngünün dönmesine vesile olman beklenecek senden.

Eğer görece şanslıysan, ailen bu yolda her zaman destekçin olacak. Ancak bu döngünün dışına çıkmaya teşebbüs ettiğinde seni desteklemeye devam edecek bir aileye sahip olacak kadar şanslı olman 'imkansıza yakın'dan öteye gidemeyecek. Korumacılık duygusunun etkisiyle, ortalamalığın güvenliliğine sığınıp daha önce denenmemişleri, zor olan yolu kendine seçmemeni isteyecekler; kendi arzularını, hedeflerini sana da benimsetmeye çalışacaklar; tıpkı denize giren çocuğuna "Çok açılma." diyen annen gibi.

İçindeki açılma duygusu bastırılamaz hâle geldiğindeyse, yeterli birikim ve cesarete sahipsen, denenmeyeni deneyecek, kendi yolunu çizenler arasına karışarak hayallerini gerçekleştiremesen bile, bu ihtimali de en baştan göze almış cesur biri olarak yaşanmaya değer, benzersiz bir hayat yaşamış olacaksın.
"Ay'ı hedef al; kaçırırsan bile yıldızların arasına inersin" ne de olsa.

Hedeflerin için çabalarken muhtemelen maddiyata dayalı sıkıntılar çekeceksin, yeterince rahat bir hayatın olmayacak ama bilmelisin ki en büyük yapay uğraş olan para kazanmak, seni asıl hedeflerinden uzaklaştırmak için önüne konmuş boş bir yemdir aslında; sistemin, toplum aracılığıyla mücadele içgüdünü kontrol altında tutup kendi çıkarı doğrultusunda kanalize etme aracı, gereksiz bir uğraş. Ve inan bana doğmamış çocuk; hayat, para kazanmaya adanacak kadar değersiz değil.

Hadi yap tercihini çocuk; Konformizm bağımlılığında rahat bir hayat mı, yoksa sancılı fakat hatırlanmaya, yaşanmaya değer bir hayat mı?

Salı, Eylül 04, 2012

Umursamazlıkta Üstüne Tanımayan

Ve Ay devam ediyor
Dalgaların üstünde çırpınan yakamoza aldırmadan
Parlamaya devam ediyor
Dolunay ışığında seni düşünmek dururken
Hissedilmeden yazılmış müziklerle eğlenenlere
Her yudum içkide seni anmak dururken bir kenarda
Seni tanımadan içenlere aldırmadan
Parlamaya devam ediyor

Ve ben devam ediyorum
Yakınımda bir yerlerde olduğunu bilmenin
                                    verdiği bu güçlü huzura aldırmadan
Aşkı öven tüm şiirlere
Kafa tutmaya

2 Eylül '12
Ali Bar, Didim

Pazartesi, Temmuz 02, 2012

Sivas Acısı

Ben tanırım,
Bu bulut bizim oranın bulutu.
Hemşehriyiz ne de olsa
Benim için kalkmış, ta Sivas'tan gelmiş.
Yurdumun bulutu
Başımın üstünde yeri var.

Ben bilirim,
Bu rüzgâr bizim oranın rüzgârı.
Hemşehrimiz ne de olsa
Benim için kopup gelmiş yayladan.
Yurdumun rüzgârı
Kurutsun diye akan kanlarımı.

Ben anlarım,
Bu acı bizim ora işi hançer acısı.
Bir ülkedeniz ne de olsa
Aynı dili konuşsak da
Anlamayız birbirimizi.
Hançerin nakışı,
Tanıdım acısından, Sivas işi.

Ben duyarım, duyumsarım
Bizim oranın sızısı bu.
Binip kara bir buluta Sivas ilinden,
Sivas rüzgârında uçup gelmiş
Helallik dilemeye.

Ey yüreğimin onmaz acıları,
Ey beynimin dinmez sancıları
Suç ne bende ne de sende;
Suç seni karanlıklara gömenlerde.
Ne de olsa yurttaşımsın,
Kapalı olsa da bütün vicdan kapıları yüzüne,
Bilmelisin; bir yerin var canevimde.

Aziz Nesin

Salı, Mayıs 08, 2012

Gayri Beş Para Etmez

Ve aslen ayıptır
Geçmişe yanmak.

Gerçi
En ayıbı,
Toplu iğne başı kadar
Bir ışık için
Geçmişte yanmamış olmak.

Necmi Otçu

Cumartesi, Şubat 18, 2012

Dindar Sömürgenler Familyası

İlginçtir ki ülkemizde, Biyoloji'de Darwinizm’e karşı çıkanlar, Sosyal Darwinizm’in en şiddetli savunucuları, uygulayıcıları konumundalar. Tesadüf değil tabii; bazı insanlar çıkarları neredeyse orada olmayı normal sayıp bizden bağımsız olan gerçeklikleri dahi eğip bükmeyi kendilerine hak görüyorlar. Kendilerine hak gördükleri tek şey bu mu peki o insanların?

Yıllardır var olan ve özellikle son 10-15 yılda ciddi bir şekilde büyüyen sınavların yaygınlaşmasına, dolayısıyla dershane sektörünün daha da kökleşmesine, büyümesine önayak olup daha ortaokul, lise çağındaki gençlerin emeğini sömürmeyi, ranta dönüştürmeyi de kendilerine hak görüyorlar.

Okullara, sıfatlara, rütbelere; insan eliyle yaratılmış varlıklara insandan çok değer biçen sistemin de yardımıyla “daha değerli” olabilmek adına terle, stresle çalışan, emek harcayan çocukların arasında kendi çocuklarının kaderlerini şansa bırakamayıp milyonların geleceğini şifrelemeyi de kendilerine hak görüyorlar.

Yetmiyor, bu oyunun aktörlerinden birinin gözümüzün içine baka baka söylediği yalanlarla yine en önce kendileri “tatmin oluyorlar”. Milyonlarla dalga geçmeyi de kendilerine hak görüyorlar.

Bu sömürü çarklarının içinden geçip öğretmen olanları da unutmayıp katıyorlar düzenin içine; öğretmensiz okullar dururken okulsuz öğretmenler yaratıp binlercesini işsiz bırakarak dershanelere ucuz işgücü sağlamayı da, haklarının peşinden koşanları "uyduruk sorunlar" yaratmakla suçlamayı da kendilerine hak görüyorlar.

Savaşla, kanla beslenen silah tüccarları misali; öğrencilerin sıkıntılarıyla, gencecik öğretmenlerin çaresizliği, sefaletiyle beslenip büyüyen bu sektörün neredeyse tamamının kimlerin “abilerinin” elinde olduğu göz önünde bulundurulursa, bütün bu yapılanların tesadüf olduğunu sanmak aptallık, sınav sisteminin, birilerinin, bir şekilde elenmesinin gerekli olduğunu savunmak vicdansızlık olur.

Sosyal hayatı sıfır, apolitik –bu yazıyı okıycağına şimdi bi test bitirirdin çocuğum- bir nesil yetiştirmek de işin kaymağı, yönetmesi daha kolay bir halk ödül oluyor onlar için.
Ve çıkıp utanmadan “Ya dindar olacaksınız ya da tinerci; biz, sizin dindar olmanıza karar verdik.” diyorlar.

Hiçbir dine, Cennet’in Cehennem’in varlığına inanmayan ben, tinerci bir genç olarak diliyorum ki; gerçekten tapılmayı hak eden, yüce bir güç vardır da sizin de bu hayattan sonra çekecek azabınız, yatacak yeriniz; Cehennem’iniz olur.

Kul hakkı çok güzel, siz de yesenize…

Pazartesi, Ocak 30, 2012

Das Kapital!

"Bu yeryüzünde öyle meslekler vardır ki, o meslekten olanlar, o mesleği yapanlar, kendilerini tanıtacak kart bastıramazlar. Bunlar kendilerini tanıtırken, yaptıkları işi söyleyemezler. Örneğin orospuların, örneğin hırsızların, örneğin yankesicilerin, örneğin dolandırıcıların, örneğin genelev işletenlerin kartları yoktur ve bu işleri yaptıklarını söyleyemezler.

Biliyoruz ki bu dünyada Kapitalistler de var... Ama niçin adında Kapitalist olduğunu belirten tek parti bile yok Dünya'da? Yoktur! Olamaz! Çünkü kimi meslekleri yapanlar o meslekleri yaptıklarını açıklayamazlar, mesleklerini bildiren kart bastıramazlar. Örneğin yukarıda saydıklarım gibi..."

Aziz Nesin

Pazar, Ocak 08, 2012

Aklın Yolu

Gün içerisinde gördüklerimiz, yaşadıklarımız, tanık olduklarımız hakkında bizlere sorular sorulsa hiçbirimiz, tıpatıp aynı cevapları veremeyiz. Cevaplarımızdaki bu farklılıklar da, bizlerin olayları yorumlama sürecinde izlediğimiz yola göre değişiklik gösterir. Peki, bizim özellikle de izlememiz gereken bir yol var mıdır ve varsa bu yol hangisidir?

Bu soruya, yine olaylara olduğu gibi hepimiz farklı cevaplar verebiliriz fakat klişe bir cevap vardır ki, herhalde bu soruyu kime yöneltsek aklına ilk gelecek cevaptır; “aklın yolu”. İyi de hangi akıl? Örneklerle göstermek gerekirse günümüz dünyasında o akıl, siyasi bilinci gelişmiş çocuğuyla gurur duyması gerekirken korkan ebeveynin, çocuğuna öğütlediği akıldır. O akıl, kendisine dokunmayan yılanlara uzun ömürler dileyenlerin aklıdır. O akıl, sömürü düzeninin pragmatik aklıdır.

Oysa ben sizlere başka bir yolu öneriyorum; “Vicdanınızın Yolunu”. Bu yolda, yıllar önce katledilmiş çocuklarının mezarını dahi bilmeyen annelerle birlikte ağlayacak, hakkını arayan Filistinlilere terörist diyenlere lanet edeceksiniz. Bu yolda maruz kaldığı bütün işkencelere rağmen konuşmayınca, gözünün önünde on beş yaşındaki kardeşine tecavüze kalkışılan düşünce suçlularıyla tanışacak, ücretsiz eğitim hakkının peşinde koştukları için tescilli katillerden daha çok hapis yatanlarla omuz omuza mücadele vereceksiniz. Maraş’ta, Çorum’da anne karnındaki bebekleri öldürebilecek kadar gözü dönen katillerin cezalandırılmaması için ellerinden geleni yapıp bir de utanmadan “Bir insan öldüren, bütün insanlığı öldürmüş olur.” diyen kitabın adını ağzına alanlarla karşılaşacaksınız. Bu yolda uğruna mücadele edecek kendi kişisel çıkarlarımızdan, hazlarımızdan daha önemli olanın başkalarının acılarını paylaşmak, birbirimizin hakkına sahip çıkmak olduğunu göreceksiniz.

Kısacası bu yolda insan olmanın diğer hayvanlardan tek farkının –sadece kendi çıkarlarımızı- düşünebilmek değil, empati kurabilmek, başkasına atılmış tokadı kendi yanağımızda hissetmek olduğunu keşfedeceksiniz.

Keşfetmek zorundasınız!

Aksi takdirde, “akıllıların” Sosyal Darwinizm denen acımasız gerçekliklerinde, küçük balıklara duyduğunuz iştahla büyümeye çalışırken yaşattığınız yılanlar, bir gün gelecek, size de dokunacaklardır.
Aklın yolunun bencillikten geçmediği bir dünyanın hayaliyle…